31 Aralık 2012 Pazartesi

tek' e tek...
hiç yenilmedi...
tek' e
tek
nerden bileceksin

22 Aralık 2012 Cumartesi

içeride bir bizans köyü


‘İçeride ve dışarıda olanlara… içimizdeki ve dışımızdakilere…’

Böyle amaçsız, sessiz sedasız günlerde, bir boşluğu olgun bir umursamazlığa bağlıyor mevsim. Gözümün gördüğü anlattıklarımla aynı değil, bizi kendisine çeken bu ayrılık hangi kıtanın serpintisi, biliyor musun?
Bir bavulu toplamanın en hüzünlü yanı içine sığdıramadıkların değil, yanında götürmek zorunda kaldıklarının ağırlığıdır, insanlar yolları haritalara yazmasalardı eğer iki şehir arasındaki en kısa yolu sadece filller bileceklerdi.
Askerlerle takılan sosyalistler, son Bizans’ ın katledilmesi, hep rötara düşen uçaklar, sevgisi geçmişiyle kavgalı adamlar gibi koşturuyorum kendimden. Gözlerim kan çanağı, ne çok sigara ne de pazar yeri alınganlığı, bu şehre tek bir terk bombası yeter sevgilim, içimizdekiler ve.. dışımızda olanlar için… sana bu mektubu bir Bizans köyünden yazıyorum, mevsimlerden lodos, yağmur izlerimi silmiş olsun ne olur…
Gün döndüsünde çocuk sesleri, sokakta hayaletler, yaz nasıl da uğultuyla geçmiş, kimse böyle bir mısra bilmemiştir, çünkü mevsimlerden lodos, yağmur bir çok şeye tanık, sevgililer kavgalı, sözler iki dudağın arasında pamuk ipliği, Şerafettin Nami şehri yaksın da neşemizi bulalım diye bekleşiyoruz Bizans’ ın ortasında, kuşlar toplanmış güneye göç ediyorlar ya da televizyon öyle diyor, ben belgeselerin yalancısıyım sevgilim.
Şarkılar dinledim, ne yaptığımı bilemediğim zamanlarım oldu, kuşlar alçaktan uçtular, gökyüzü alaca mavi, bütün güzel kadınları öptüm, tekke kapısında rakı sofrası kurmak bile ibadet sayılabilir bazı dirilmek anlarında unutma, ani bir otobüs freni gibi, bütün kediler karanlıktan korkar sevgilim… bütün kediler, karanlıktan sevgilim, korkar…
Bizi bir arada tutan şey neydi? Bütün o seneler boyunca… yağmurlu ve bembeyaz gecelerimiz oldu, sokaklarda yürüdük, evde yalnızlıklarımız, süreklisi olduğumuz meyhaneler, hem sövüp hem sevdiğimiz insanlarımız oldu, bizi o meyhanelere, o sokaklara, o insanlara bağlayan şey neydi?
Bu sene kar erken gelecek diyorlar, ben bu lodosun sonunu hayra yormamayı çoktan öğrendim..
Bu gece, bu Bizans köyünde, zarife, erman, şerafettin nami ve diğerleri, içimizde ve dışımızda kalanların cemi cümlesi, aşıklar ve kabadayılar, en çok da yurtsuzlar için birer kadeh rakı daha içelim, şeref ya da sağlık için değil, oldukları, hayatlarımıza dokundukları ve dokunmadıkları için.

mustafa
aralık 2012 a. hisarı

15 Aralık 2012 Cumartesi

bir söz' e devam yazısı

'' yeniden başlamayı özendirecek bir kaç söze, özensiz, içten ya da işe yarar bir kaç harekete ihtiyacımız varmış gibi hissediyorduk... günler uzadıkça uzuyordu. biz kimdik, neden bu kadar öfkeliydik ve nasıl bu kadar sessiz yürüyebiliyorduk, hatırlamıyorum... yeniden başlamayı özendirecek bir kaç söze ihtiyacımız vardı, hepsi bu.''




14 Aralık 2012 Cuma

... ama bazen teknelere ve martılara bakıyorum, sonra uzun zamandır şarap içip üşümediğimi hatırlıyorum. Haftaya buluşalım olur mu, eski günlerdeki gibi, kanyak ve kahve içeriz, old ideas, ahirim sensin, işte güneş dinleriz... kar yağar, yağmur, güneş, balıklar ve virginia tütünü...

burada günler kısaldı, herkes için... duvarlar dolusu öfkemiz birikti olmayan her sevdiğimiz için.

iki gözüm,
rakıyı sek içme, bu kadar ağır dertlerimiz yok...

m.

23 Ağustos 2012 Perşembe

susuzluğu kimsesiz manzarada meczuptan şair devam içmiyorduk

Zaman kendini bir dergah bahçesinde asmış, kimsesiz bütün ruhlar için dua eden bir kaç meczuptan fazlasına ihtiyacı var şehirlerin...

'Şair bu manzarada sonsuzluğu anlatmak istemiş' dedi. Denize bakıyorduk, sanki günlerdir konuşmuyorduk, içmiyorduk, yemiyorduk, sadece önümüzden geçen gemileri seyrediyorduk. 'Şair bu manzarada susuzluğu anlatmak istemiştir' dedim, susmaya devam ettik.

12 Ağustos 2012 Pazar

bütün o yaşananlardan sonra defterlerde bir kaç kalem not asılı kaldı...

10 Ağustos 2012 Cuma

kar yolları kapatınca


-eve ne zaman döneceğiz?
-sular çekilince

hepsi yalan.
sular çekilebilir, yaz geçer.
sonra kar yolları kapatır, dağlar ve yollar sır olurlar kış olduğunda bu adada.
ben bir çocuk gibi beklerim hiç gelmeyecek gemilerini senin.
sonra yaz olur, sonra sonbahar ama hiç baharın ilkini göremeyiz biz bu dört başı mamur yalnızlığımızda.
ağaçlardan bahsedersin, bir de kimsesizliğinin kıymetinden, beni kimsesiz bırakırsın yüzme bilmediğimi bilerek.

babasız büyümüşsün, adını bile başkası koymuş, yaşını soranlara küs, beni duyan var mı diye bağırmışsın geceler boyu. duyan olduysa da ses etmemişler. unutulmuşsun bu adada.


-eve ne zaman döneceğiz?
-sular durulunca

yalan.
sular durulabilir, fırtına diner.
sonra gemiler koyu kapatır, zincirlerle hapsederler bu sefer bizi birbirimize, kayalıklar ve akarsular sus pus olurlar, sen sus olursun, ben susmam.

mevsimleri unuturuz, geldiğimiz şehirleri, insanları, gölgeleri, arkadaşları ve sevgilileri unuturuz da bir tek akşamları unutamayız bir de erguvanları.

kuş bilirdim onları derim, sinirlenirsin.

tembelliğimden başlarsın, sarhoşluğumdan geçerken uyuyakalırsın kumların üzerinde.
üzerini bir kıskançlıkla örterim, yazdıklarına düşman, ateşe yakın okurum gizlice, şeytanlarım tutar elimden, ellerimdekilerinden, atamam ateşe seni, tekrar yazarsın da bir gece daha ölmek şansım olabilir sayende diye. sırtın dönük selamlarken ağaçları uykunun tedirginliğinde, ben ateşi söndürürüm karanlıktan korktuğumu unutarak.

Uzun, bildiğim hiç bir şekile benzemeyen bir sahile kayalıkların olduğu tepeden bakıyorum. Sanki benden başka nefes alan kimse yokmuş gibi içim ürperiyor. Bir de ağaçlar, onlar bile bırakmış sanki hayatı. Burada yaşamak uzun bir ölme biçimidir diye düşünüyorum.

Eve ne zaman döneceğiz diye sorduğumda sular çekilince diyeli bugün neredeyse iki ay oluyor. Zaman böyle bir genişlikte geçip gitti işte.

Uyusam, kimse anlamaz öldüğümü. Şimdi bir köy evinin ahşap merdiveni zaman. Kimsesiz, gıcırtılarıyla büyüttüğü çocukların çocukları olmuş. Yazdan yaza hatırlanıyor kalabalıkları.

Ne oldu bize? Biz sonsuzluğa yerleşeli ne kadar oldu? Bu adaya, bu sahile, bu sessizliğe ne oldu?

Günlüklerden konuştuğun bir geceyi hatırlıyorum, ‘ içinde özelin var diye, gündelik olmaktan kurtaramazsın bir günceyi ‘ demiştin. Şimdi eskisi kadar ciddiye almadığıma şaşırıyorum seni. Ya da eskisi kadar umursamadığıma söylediklerini. Hepsi birmiş gibi geliyor sonunda.

Yapmacık, uyumsuz, dikkatle incelediğimde rahatsız eden bir tarafı var bu sahilin. Anlatması zor, yalnızca ikimizin bildiği, hiç bir nota, hiç bir mektuba, hiç bir huysuzluğa konu olmayan, olmayacak, asla saklandığı yerden çıkmayacak bir yüzsüzlüğü hissediyorum, hissetmek göstermeye yetmiyor. Belki yeterince istemiyorum. Dedim ya; sen de bir parçasısın bu sahilin, hepsi birmiş gibi geliyor sonunda.


Yazacak ne çok şey var, sanki bütün şehir eskimiş, sanki bir daha kimse kimseyi sevmeyecekmiş gibi ağır dünya.

Kendimi kaybediyorum. Kendimi şehirlerde, odalarda, parklarda, barların en arkalarında kaybediyorum, akşam olduğunda gözlerim kanlanıyor. Özlediğim bir şeyler var, belki de birileri, aylardan Temmuz, aylardan Ağustos, bu caddenin, bu mevsimin adını bilmiyorum...

Ne tuhaf; zaman ile anılar aynı bedende yaşayamıyor, birisi geçtikçe diğeri dönüşüyor.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

sen, yine de...

                                                                                                                                    aslı' ya

yaz' ı getirdi gözlerin
yaz' ı bir mevsimmiş gibi sanki
belki...
öyle
denize öksüz bir şiir gibi
yolu uzak, eksikliğini cebinde taşıyamayan
saklasa;
köşe başında yalnız martılarıyla geçip gidiyor
bahar güzeli bir mayıs
olmadığın her günüm eksik
sen, yine de küsme şehre
oku bunları...
oku da benzesin birbirine yoksunluklarımız...



mayıs ikibinonbir
beyoğlu

16 Mayıs 2012 Çarşamba

o yaz birşeyleri yitirmiştik


'‘O yaz bir şeyleri yitirmiştik, şehir sıcak, sokaklar her zamankinden daha tenhaydı sanki.
Bir gece iki adam gelip seni sordu, düzgün elleri, iyi takım elbiseleri vardı, normal gibi yani, çok film izlediğim için yerini söylememeyi tercih ettim. Israr etmediler. Kibarca selam verip gittiler. Masaya kalamar sipariş ettik sonra birer tek daha içtik. Yanımda Orhan vardı. Masadaki kadehlere, çatallara, yarım kalan kalamara ve ellerime hiçbirşey’ e bakar gibi bakıyordu. Sonunda sarhoş oldu, aşık oldu, sus pus oldu, Orhan o gece bir tuhaf oldu.

Gece böyle, anason ile kamusal telaşlarım arasında geçti gitti.

Sabah zilin sesine uyandım, küfür, baygınlık, az önce’ den kalmalık, mutsuzluk ve anlamsız bir huzur duygusuyla kapıyı açtım. Gelen Orhan’ dan başkası olamazdı, kimse bir merdiveni onun kadar özgüven dolu adımlayamazdı.

‘Sikerim böyle hikayeyi’ dedi. Kapıyı açık bırakıp içeri yürüdüm, masanın üzerinden sigara paketini aldım, bir tane kendim için bir tane de Orhan için yaktım. ‘Ben sigara içiyor muyum abi?’ dedi, ‘içmiyor musun’ dedim. ‘ayıp olmasın diye içiyorum’ deyip sol elimdeki sigarayı aldı.''

msd-yaz 2012
* Yakı  isimli hikayeden



3 Mayıs 2012 Perşembe

olmadı ben de gelirim seninle


Senin isterse naifliğinin orta yerinde ateş dursun, o çok sevdiğin Faruk Amcan otursun gene de farketmez!

Bu karanlık bildiğimiz karanlıklara benzemiyor Farfara.

Bu karanlık inkar ile gerçek! ve hiçbir inkar daha esrik olmadı şimdiye dek yaşadıklarımızdan... Durup baktığımız her yer aynı sokağa çıkıyor; bitiminde sarhoşuz. Canımın içinde en büyük yalan son yazdığımla sınırlı. En iyi bildiğim hikaye boyalı kuş, bundan başlamazsam başlayamam ben..

Şimdi burada kağıdı öpüyorsa kalem bildiğimiz bütün şarkılar aynı anda çalıyor da ondan.
Bir adada oturmuşuz. Sen varsın, o var, bir de öteki, bir de ben varım, bir de kalabalık. Alabildiğine yığın yığın kalabalık. Yalnızız da halbuki bizim dilimizden kimse anlamıyor çünkü. Biz de yabancısıyız seslerin ama en çok oturuşların ve yüzlerin.

Bu oturuşlar bizim oralardakilere hiç benzemiyor Farfara..

Çocukluğumuza da inemeyiz fakat bekleyebiliriz tanıdık bir nida çıkacak diye kalabalıktan. Yığıntıların arasındaki o daracık boşluktan başlayabiliriz de yazmaya.. Adını hikaye koyarız; riyakar derler ardımızdan. Olsun dokunmaz bize. Zaten bize dokunmaz kendi tenimizden başka hiç bir rüya..

Zaten umut dahi yokmuş dilek şart kipi olsa da.. Durduğumuz yerde aslında asılıymış hayaller gibi anaerkilliğimiz de ve yazmaya başlamak için içmeyi bırakanlar da var imiş, rivayet bu ya! O zaman hadi herşeyi yakalım. Kime ne değil mi yangın çıkmış, evi üzerine kitleyip gömme dolaplarınla kaçmışsın, kime ne?

Sonra mesela o en bildik sokağın aslında son evinde oturuyormuş aradığın zat ve ben en çok yırtabilirmişim defterimin sayfalarını.

Bütün bunlar boş, bunlar safsata, herşeye baştan başlayalım Farfara. Bu acıyı da gömelim, bu yalanı da söylemeyelim, ki bu kendimle hesabım benim sen ancak kdv'sin.

Çok yanıyor canım ve hiçbiri sana anlattıklarımla alakalı değil! Sana anlattıklarım öylesine, ben kendimi örtüyorum. İsterse herkes sevsin pitonları, ben sevmiyorum. Çünkü kuzu yiyebiliyor onlar ve ben kuzuları da sevmiyorum.

İmkanı olan da imkansız kalan da, herşey ama herşey kendi zamanıyla sınırlı, bunu biliyorum.
Neden kendi kendime seninle konuşuyorum? Öznelerle çoğaltıp zamirlere indirgiyorum?
ve hangi zaman kipiydi türkçe de sığan diğer zamanın içine? Sen anlatmıştın. Ben vardım, o vardı, sen vardın. Söylesene. Saldırıyorsak da bir nedeni var değil mi ya?

Sivrisineklere de söyle benden uzak dursunlar ama ben senden uzak durmam, seninle beslenirim. hoşt desen de umursamam, kışt desen de.. O yüzden başlayabileceksem kendi kanımdan başlarım.

Bir çatal aortumda 4 bıçak gibidir. Deler, ölmem; güler, geçer; en fazla kelimeye dökerim. Akar, akar, akar kan. Yüzünü dahi bilmediğim adamlar ardımdan ağlar ben en fazla yara bandının yapışkanını çatalizlerine değdirmemeyi başarabilirim. ki benim kanım çatal üzerinde iz bırakmaz. Bilirim.

Çünkü ben bir hikaye duymuştum; kanının sesini duyan bir kadınla ilgili.. bir sabah uyandığında kendini o sese veren bir kadın ile ilgili... ve ben kadın bile değil iken kanımın sesini duyabiliyorsam bu nemenen bir şeydir?

Ya ben çok içemedim ya sen okumayı unuttun!
Bak sana ne diyeceğim:
guaj boyaları alıp asfalta sıkalım mı? Postmodern der üzerinden araba geçerse ağlarız.
Sokak kenarında lastik yakalım mı? Soran olursa bir şeylere sinirliymişiz gibi yaparız.
Cümlenin ilk harflerini değil son harflerini büyük yazalım mI? Türk Dil Kurumu’ nda yasaklılar listesine gireriz?

Yaşanılanı diyorum Farfara tarihçiler yazsın, ben kurgularla takılacağım
ki zaten niye ben gidiyorum? Tüm şehir gitsin!
Gerekirse sen de git umurumda sanki. Balkona ölü kuşlar doluşmuş onları umursamamışım daha ne diyeyim ki?

Olmadı ben de gelirim seninle, ne demeye yamadıysam kendimi senin defterlerine, evine bile..

Ya bari kitap yazalım, rakı da içiyoruz hem,
benim zaten işim var
seni mi düşüneceğim..
Bütün buralar bir yangında kül oldu diye, sabah şehre baharla geldi, kuzgunlar kargaları sokak başına kadar kovaladılar diye daha ne kadar ağlayacağım?

Bu bekleyiş bundan öncekilere hiç benzemiyor Farfara! Yaz için yeni bir meyhane bulacağım…

16 Nisan 2012 Pazartesi

Şarkılar Seni Söyler


Yılanlı ve ırmaklı rüyalardan uyandım, mutfak savaş alanı… Bir hikayenin gelişme mekanı olabilmek için çok dar, yüzünü unutturabilmek içinse geniş, yüzlerimiz seyyar  hayat çizelgeleri kış saatlerinde… Denizsiz bir kentte taze balık yüzsüzlüğüne vuruyoruz sessizliğimizi.

Baygınlık geçirir gibi dalıyorum uykularıma, soluklarım düzensiz, ışıklar açık kalmalıydı… Hala aynıyım desem yeridir çünkü.

Kar bekliyorsun yağmıyor, otobüsler kalabalık, dumanını sevmiyorsun kentin, aklın yolların başladığı yerde. Bir mutsuzluğu gülüşüne ilikliyorsun, ben bile bırakıyorum gece yarısı yazmalarını ‘'gülmelerin’’ üzerine. Kim olduğunla değil ne olduğunla inatlaşıyorsun, olabildiklerinin toplamı bir emanet yapabilsin istiyorsun, dip sularında kayboluyor kabul günlerinin sıcaklığı. Yeni ‘dil’imle bir hikaye yazıyorum sana, kediyle sen ıslanıyorsunuz.
Seni bir kedi yüzünden terk ediyorum sevgilim…

Daha Mutlu Olamam,

Şehrimizin arabeskini gezdiriyorum konuklarımıza,

-Her bütçeye uygun ihanetlerimiz vardır. Vize işlemlerinizle arkadaşlar ilgilenecekler!

Elime geçen her türlü yorgunluğu nakite çeviriyorum, gayr ı meşrusu elime yüzüme bulaşıyor. Eve sürekli iş getiriyorsun biraz daha ‘sen’in derdindeyken ben.
Seni salataya zeytin koyduğun için terk ediyorum sevgilim…

‘İnanmamıştın aşkın
bir elbise hırsızı olduğuna
ama köşesinde
kedinin uyuduğu bir yatakta
çırılçıplak bırakmıştı
her ikimizi de.’
*Sunay Akın(Elbise Hırsızı)
Bu Hikayeyi Seninle Boğacağım… (içi dışı,altı üstü,önü arkası..)
Kendimden bir miktar ‘sen’çalıp aşka kaptırıyorum kumar masasında. Anlattığın öyküleri çocuklara anlatıyorum kaynağını gizli tutarak sonra. Gecenin bitişinde en çok konuşan ben oluyorum, bir tedirginlik nöbetidir geçip gidiyor tutulmalarım. Sana gezegenleri yazıyorum ve anlamsızlığını uçulamayacağına inanmanın… Gülüyorsun…
Seni ‘serim’lerin yüzünden terk ediyorum sevgilim…

‘sonra boşuna çizdim karanlığa resmini
boşuna… ezberleyip hasreti…
oysa nasıl istersen öyle gebertebilirdin beni
nasıl istersen…
artık sulara k(atalım) aşkların yetim rengini!
*Yılmaz Odabaşı(Aşkların Yetim Rengi..)

Sonra boşuna sordum arkadaşlarına yerini…

Çok ertelenmiş bir hoş geldin partisi hikayemiz, konuklar sıkkın, yerlerini beğenmemiş yalnızlıklar, her türlü paylaşımdan karsız ayrılmışız, tutmuyor ayın sonunu ‘aşk’laşmalar. Başladığımız her cümle anlatım bozukluğuna dönüyor, bütün saatler gece olduğunda son vapuru kaçırıyor. Bana yazdıklarını çatı katımda unutuyorum, yeni mektuplar beni tanımıyor. Anlatılan her öykü yeni sesleşmeleri işaret ediyor.
Seni soğuk alınganlığım yüzünden terk ediyorum sevgilim…

Eklemlerim ağrıyor, romatizmama hoş geldin…

Kek yapmayı yeni öğrenmiş bir aşçı çırağıyım düş pastanenin kirli mutfağında. Kremşantiyi oldum olası sevmem! En iyisi biz kurabiye kenarı kıtlamakla başlayalım ayrılığımıza. Ya da kediye söyle bi büyük kapsın bakkaldan. Canımın yarın işe gitmek istememesi ihtimalini göz önünde bulundurarak bir ‘gün planlaması’ yapıyorum saman kağıdından, komodinin üstündeki fotoğrafının arkasına da bir not düşüyorum en sevdiğin kalemimle; aşk, bir sözlük tanımlaması değildir benim lugatımda.
 Seni ‘düğüm’lerin yüzünden terk ediyorum sevgilim!

‘…kimse aşkı bağışlamamalı…’

*Küçük İskender (tarot)

Hiç bir yaşanmışlık pazarlık konusu sayılmazdı o kıyılarda ve şarap içmek mecburi bir başkalaşma biçimiydi ilk buluşmaların. Biz sesimiz ve toplamımızın adrenalin potansiyeli oranında kendimizdik. Aklımızdan geçenler bir eylemleşmeye sebep değildi, çocuktuk. Her parkta bir oturak sahiplenirdik ve mahallenin gündemi ezici üstünlükle şampiyon olurdu her çift kale toprak saha kalkışmasında… Pencerelerde kar, kıyılarımızda mayınlar olurdu her aşka yeltenmemizde, korkaktık.
Seni ‘sebep’lerin yüzünden terk ediyorum sevgilim…

…bu çocuğa senin adını veriyorum çünkü seni seviyorum, evet…

Şu listeyi değiştiremez miyiz? Hep aynı sevgiliyi bıçaklıyor melodileri… Ya da evlerinize gidin artık, size eskiden beri kanım ısınmıyor. Arka oda kilitli, eski sevgilimi gömdüm parkelerin arasına! Spatulayla yontulmuş bir gün ortasıyım ceza sahalarınızda, belki de yüzüm bu yüzden bu kadar tanıdık.

Yüzüne botoks mu yaptırdın sen?
Seni kesinlikle hormonlarım yüzünden terk ediyorum sevgilim…



msd/ankara

5 Nisan 2012 Perşembe

''denizler ortasında yelkensiz bıraktın''

4 Nisan 2012 Çarşamba


Bu evi, bu sokağı, bu kahve fincanlarını ve seni çok özleyeceğim’ diye fısıldadı. Saat 3.04’ e geliyordu, belki tam olarak 01.38.

‘Atom bombalarıyla bir medeniyet kuramazsın’ dedim. Büyük laflar etmeyi sevmek genetik bir bozukluktur, insan çoğu zaman böyle şeyler yapar; zaman geçer, sözler bulanıklaşır, alkol aslında şişede nasıl duruyorsa aramızda da tam olarak öyle durur.

Büyük kayıplar her zaman evleri kundaklar, saat kuleleri yıkılabilir, savaş meydanları kim için sevilir sanıyorsun?

İnsanlar ve şehirler bir yere gitmezler sevgilim, gidenler hikayelerdir. İş çıkışı bir yoklama kaçağı, ilk kez dinlenen bir şarkının şaşkınlığı da olabilirsin. Korkma, kentler bu yüzden vardır zaten; sen dilediğin gibi sürünebilesin diye.


*Hayat Dublör Kullanmak İçin Çok Kısa adlı hikayeden.

msd/2012 Ankara

3 Nisan 2012 Salı

annemden pelerinli bir fotoğrafımı iste, hayatımın özeti sayılabilir. babam da ben de süper kahraman olmayı beceremedik, babam için hala bir şans var gerçi.

notlar

1. tanışmıyorken mutsuzduk
arkadaşken mesafeli
sevgiliyken cinai fikirlerimiz oldu
teşebbüsler bile belki

2. sustuğumuz zamanların toplamı Afrika' da birçok çocuğa umut olabilirdi (genelde benim sustuklarım tabi)

3. ayrılırken gerçektik
müziksiz kısa filmler gibi
ayrılıkta acemi bile sayılmayız sevgilim
viraj ve puantaja daha fazla dikkat etmeliyiz

4.birazdan sokaktan simitçi geçer
güneşliği yüzüne kapatırım
bu tedbirsizlik böylece sürüp gider


5. bütün o kitapları okuyacak mısın gerçekten?
notlarımı geri getirsen nasıl makbule geçer bir bilsen...

6. ayrılıkların ağır tarafı
suç ortağını kaybetmektir
bir düşmanın saf değiştirmesi
ya da şeyhinin karşı tekkeye atanması gibi bir şaşkınlıkla yaşamaya alışmak fikri
kimse için bir umut olamaz gerçi

7. beni kurtaracak peygamber bu hikayeden çıkamayacak belli.

msd/2012 Ankara



kural

Sebepsiz, büyük bir kavga etmiştik, hıçkırarak ağlamaya başlamıştı. Yüzünde çocuksu bir ifade vardı, daha önce görmediğim, karşısında duran herkesi taş edebilecek bir sitem gibi bakıyordu.

Susmak bazı durumlar için en doğru eylem olabilir ancak kadınlar 'stop' butonları bozuk halde yaratılıyorlar sanırım. Yapabileceğim bir şey olmadığını anlamam mutfaktan gelen gümbürtüyü daha önemli hale getirmişti, koşmakla kaçmak arasında kendimi mutfakta, bütün mutfak dolabını yerde buldum.

'Telekinezi böyle bir şey olamaz' diye söylenirken başıma gelecekler hakkında en ufak bir fikrimin olmamasından korktuğumu hatırladım.

Bir ilişkiyi korkular başlatır, sonra o korkular yavaş yavaş hem ilişkiyi, hem aşkı, hem de aşıkları bitirir. Kural bu; mutlu bir hikaye arıyorsan bakacağın yer aşk ya da evlilik değildir, sinema bile daha mantıklı bir seçim sayılabilir. İnan bana.


'Hayat Dublör Kullanmak İçin Çok Kısa' adlı hikayeden.

msd/2012 Ankara

2 Nisan 2012 Pazartesi

boksörün yeri(akşam taratoru)

1. sebepleri sonuçları kadar afili değil diye terk edilmiş bu hikaye
tanrım böyle yağmur görmeyeli yıllar olmuştu
mutlak ve bir o kadar hayırsız bir kaç duayla ertelediğim şu gençliğim
gün gelecek elime yüzüme bulaşanlardan
hesap soracaktır

2. ev yolu
patika bir şehir hikayesi gibi tekerliyor geceyi
sen bile bu kadarını tahmin edemezdin,
sandığın gibi değil sevgilim
çokluk içime
o denli sinmedi

3. bitti diye ağlayacak değilim
ben bu kavgaya dayak atmak için girmedim

msd/ankara 2012


1 Nisan 2012 Pazar

Lambaları, pencereleri, televizyonu daha az kullanmaya başlamak bazı zamanlarda kaçınılmaz oluyor. Fazla hareket etme isteği  duymamak bir bakıma hane ekonomisine katkıda bulunuyor. Başka bir bakış açısıyla; mutsuzluk pratik anlamda hep kayba neden olmuyor.

Gözler çoğu zaman eksik kullanılmış bir günün ilk ışıklarıyla açılıyor, ikinci yarısında ise odaklanmaya yeni yeni başlıyor. Dünyayı, olanları, konuşulanları, koşturanları, ayrılanları, Marilyn Monroe' yu, ağlayanları, barışanları, ölenleri, Japonları, kalanları, kedileri, Çin Seddi' ni, atom bombasını,  Hidistan' ı, Majesteleri Elizabeth Alexandra Mary  Windsor' u, Guthrie Govan'ı, Michael Jordan' ı ve Neyzen Tevfik' i kabullenmek biraz zaman alıyor.


28 Mart 2012 Çarşamba

en azından bir barda karşılaşabilirdik ya da bira filan..

27 Mart 2012 Salı

tartışmasız malubiyetler serisi vol. no: I

'Mutsuzluk durgun bir akşam üzeri, güneşin az önce batması, dünyanın ışıksız tarafında kalmak gibi bir şey olsa gerek.

Sokaklarda yürüyebilirdik, aynalarımız ve kasım aylarımız, baharı biraz geçen hırkalarımız da olabilirdi. Olmadı. Üzülme; bir çok şey olmaz zaten, olan bir çok şey gibi... Git uyu, üstünü sıkı ört, hiçbir şey için tutuklu değilsin şehirde. Bunca orman yangını ateşin düştüğü yeri yaktığının en açık kanıtıdır. Çocuklardan balon çalan palyaçolar, elektrikli sandalyeler, aşk mektupları, intihar eden kutup ayıları, herkesin bildiği sırlar görmüş bir dünyada yaşıyoruz neticede.

Çok sıradan şeylerle öyle çok suçlanırsın ki; apartmanı ateşe verip komşuları öldürmeyi düşünmekten huzursuz olmamaya başlarsın. İtham, potansiyeli ortaya çıkarmanın en keskin yoludur, anla bunu. Üçüncü Dünya Savaşı' nın kız meselesi yüzünden çıkmayacağının garantisini hangi stratejist verebilir? Herhangi bir kelimeyi 50 kere peş peşe söyle, sonra bu önermeyi tekrar görüşelim.

Uykusunun en derin yerindeki canlıyı bağır çağır, itiş kakış uyandırabilen insan yarı yarıya katildir, biraz din adamı, biraz asker, ucundan muhasebeci, akar-yakıt zammı, sabah haberleri, bir miktar ihanet, biraz öğretmen, biraz da devlettir. İntihar etti diye kutup ayısının cenazesine iştirak etmemek, inan bana büyük edepsizliktir. Ölü bir ayıya bunu yapabilen adam gelini düğünün ortasında terk edebilir ya da halayın en hızlı yerinde bütün salonu ateşe verir..

Belki de mutsuzluk gerçekten güneşin az önce batması gibi bir şeydir. Tartışmasız bir malubiyetin anlamını en iyi, tarih olmuş meslek erbapları bilir. Otobüs şoförleri için toplu taşıma toplu bir bunalma biçiminden ibarettir.

Ve çocuk; Üstünü sıkı ört, baharlar sadece insanoğlu için romantiktir. Şu raftaki defteri yak, ardından ismimi 50 kere peş peşe söyle; Şerafettin Nami, sonra bu kundaklama işini tekrar gözden geçirelim. '


msd/2012 ankara

*Hayat Dublör Kullanmak İçin Çok Kısa isimli hikayeden.

25 Mart 2012 Pazar

23.04

‘Ateş böcekleri, çekirge baskınları, talan viran şehirler, kıtlığa mahkum bir yazın kaybedecek bir şeyinin kalmadığı yerde pazartesi toplantısı yapıyor, bildikleri o çok mühim gerçeği açıklayabilecek bir kısadalga yayın yanlarından sessizce sıyrılıyor… Gariptir; bu kargaşada hiç bir kanat hiç bir yaralanmaya sebep olmuyor..
Filler ve köşe başında nöbet saatini kurmakta olan aksak bekçi olup bitene seyirci kalıyor, gece saat 23.04, böylece kalabalık sokağı geçiveriyor. Yağmur, kar yağdığında ne yapacağını düşünürken köşe başından bir çocuk diğerine bağırıyor, harfler ve tonlama doğru raya oturmadığından aksak devletin şiddet hissi alevleniyor… Arka sokak sağa sola kaçışan çocuklarla doluyor…’

msd/2012
‘aşk bunları biliyor mu?’ adlı hikayeden…

16 Şubat 2012 Perşembe

bir bardak çay da benim için dök, sonra aborjinleri konuşacağız

‘Anlatmak keşke uzakları yakın yapabilse ya da dokunmasak da öyle uzak, bir daha asla kendisi olamayacak, hatırlanacak ama başka başka, aynı kokacak bir hikaye, bir kadının bir kenti terk etmesi gibi mi kalsa? bilmiyorum, cevaplar değil aradıklarım, kokladıklarımı hatırlıyorum, belki de kentlerden giden kadınları söylüyorumdur.

İşte bu bir hikayenin başlangıcıdır, diğer bütün hikayeler gibi, ben ne anlattım onlar neler anladılar' ın, senin sıradan yokluğunun, di' li geçmemiş zamanda yazılmaktan başka yolu kalmamış bir hikayenin başlangıcı…

Gece kaldırım gibi yüzüyle bağırıyor, pencerenin altından taş atıyor, çık dışarı diyor, kapışalım. Aklından geçenleri biliyorum. Asla olmayacak, çünkü hayat değil sen kötüsün, güvenilmezsin diyor, çıkarma beni yukarıya diye hırıldıyor, erkek ol diyor. Cama çıkıyorum, bir taşla beni tam alnımın ortasından vuruyor.

Alnımın ortasında açık bir yarayla düşmeye başlıyorum, gözlerimin önünden hiç bir görüntü, hiç bir anı geçmiyor, hissizliğime şaşırıyorum düşerken. Canım acımıyor, ellerim acıyor yanımda düşen sıcaklığına tutunmaya çalışırken. Beni özleyip özlemediğini düşünüyorum, sigara içtiğin zamanları, karpuz yemelerimizi, İstanbul’ u, sokağındaki incir ağacını hatırlıyorum, sonra çok insanlı bir bunaltıyla yere kapaklanıyorum, her yer karpuz çekirdekleriyle kaplanıyor. Birden yaz oluyor, sonra birden kış, mevsim olaylarıyla oyalanırken kırık bedenimi yerde bırakıp apartmana yürüyorum, ev sahibim kirayı soruyor, göz ucuyla kitaplara bakıyorum, kilo işi satsam belki diye fısıldıyorum.

Kapıyı açtığım zaman gece’ yi evde beni beklerken buluyorum. Bir bardak çay da benim için döküyor, halının üzeri fal oluyor. Bir dergah resmini izler gibi kıpırtısız bakıyoruz. Sonra neden ayaklanıyorum, kağıt kalem, bir dünya haritası, biraz kraker ve bir kestane çekirdeğiyle geri dönüyorum. Sehpanın üzeri öğlen uykuları öncesi kreş masalarına benziyor. Kanapeye yeni çarşaflardan seriyorum, biraz susuyoruz, cebinden tütün ve biraz da karanfil çıkarıyor, elleri bembeyaz görünüyor, sonra tekrar beyaz… Gözlerim kamaşıyor, alnım kanamaya devam ediyor.

Televizyon kumandası cam sehpanın üzerinden bana bakıyor, televizyon gece’ ye, Zarife boşluğa, Erman ve gece birbirlerine bakarken içeri odadan bulutlu, kanatlı, acıklı bir Hendrix şarkısının belli belirsiz ezgisi geliyor. Evi yakmaya içeri odadan başlayalım diyorum, sonra komşuları vururuz, balkondaki çiçekleri toplarız, Aslı’ ya bir mektup daha yazarız, onu da ‘seni seviyorum’ diye bitiririz. Bu sefer geniş zamanda söyleriz ama, olmaz mı diye soruyorum.

Kafası atyor gece’ nin, haliyle etimi ısırmaya başlıyor. Tekerlemeleri can yakıyor. Kıpırtısız duruyorum, yazı masamın yerini değiştiriyorum, ev çocuklardan ibaret kalıyor. Erman hep kucak istiyor, küçücük çünkü, annesi yok, hakkı olan sıcaklığı biliyor, Zarife’ yi annesi sanıyor, bazen de sevgilisi, ev arkadaşı, kardeşi, uzak ülkesi, bir türlü dönemediği mutluluğu, geçmiş rüyalarının tamamı sanıyor, bizim gibi, seninle ben gibi ya da benim düşündüğüm seninle ben gibi…

Mutfaktaki kitapları bir tek sen ve ben okuyoruz, notlar alıyoruz, aldığımız notlardan zehirli mektuplar yazıp birbirimize gönderiyoruz. Pencereden düştüm diyorum Erman’ a, gördüm diyor.

Bir tek mutsuzluğumuzu konuşuyoruz. Telefonda sorular soruyoruz, çamaşır yıkayıp ütü yapıyoruz, aynı tabaktan yemek yiyoruz, kitaplar satın alıyoruz, hikayeler ve haber bültenleri yazıyoruz, satmak için yazdıklarımız da var ama biz en çok satamayacağımızdan emin olduklarımızı yazmayı seviyoruz, aşk ölmüyor çünkü, etimi ısırıyor geceleri.

Sabaha karşı uyanıp salona geçiyor aşk, bir sigara yakıyor, uzun uzun dumanını izliyor, kahve içiyor, camdan bakıyor. Yanıma dönmüyor, sabah erkenden çıkıp gidiyor. Çalışmadığını biliyorum, bu kadar saat soğukta ne yapıyor acaba diye düşünüyorum, iş üstüme daha fazla yükleniyor, ben zaten ne zaman aşk’ ı düşünsem birileri olmadık bir laf ediyor. Sen oku diyesi yazılmış şeyler, masalardaki adın, hepsi hazırlıksız bir taraflarımdan vurmak için sıraya giriyor, böyle zamanlarda meyhanede kavga çıkıyor, sarhoş olmasam da saldırıyorum, küfrediyorum, dayak yiyorum.

Bağışla beni, hala en çok seni konuşuyorum, şiir topluyorum, bağırıp çağırıyorum, da.. Gelmiyorsun..

Küsüyorum.

Çok düşünme diyorlar, otobüslere bin, yeni kıyafetler al, defterlerini yak …
Tamam diyorum, öyle olsun, bu sefer susalım, otobüslere binelim, evimizden Kızılay adımla 15 dakika nasıl olsa. Yürürken sevmediğim her sokağa savaş isimleri koyasım geliyor. Tamam diyorum, Erman gömleğimin içine saklanıyor.

Anası babası olmayan çocuklar atlasında susuyorum, bazı geceler gerçekten öksüz, gerçekten erkek, gerçekten hırsız, gerçekten dinsiz oluyorum, tanrı bile inanmıyor artık söylediklerime, etimi ısırıyor tanrı, işte o an allah oluyor, peygamber oluyor, imam oluyor, aborjin oluyor, kutsal bir şeyler oluyor işte. Babam parkın ortasında bir görünüp bir kayboluyor (ne iyi adamdı babam).

Çocuğum. Kardeşimin çocuğu oluyorum, aşk başkasına kaçıyor, ben başka bir tarafta sızıp kalıyorum...

Gelmesem de olur diyorum, yine gitmeyi becerememenin bahanesi bir mutsuzlukla sarmalıyor bugün' ü, ben dün kime küstüğümü bile hatırlamak istemiyorum. Hayata kızıyorum, kalbimi kırıyor çünkü, çok işim varken oysa, yaşanması gereken bir hayatım, bitirilmesi gereken işlerim, değiştirilmesi gereken çarşaflarım varken’.


Msd/ 2012 Ankara


Z isimli hikayeden…

15 Şubat 2012 Çarşamba

Şerafettin Nami' nin hikayesi ve canlı yayında tarih güncellemesi üzerine bir paragraf

''Şerafettin Nami, büyük adamdı. Rakının yanında sadece yoğurda talim edebilecek kadar büyük. Ufacık bir burnu, ayrık göz yuvaları, 40 senelik bir deri ceketi ve tam 3000 adet kitabı vardı. Sırf bunlar için bile büyük adamdı. Bir de mercekler, sayısı belirsiz, yüzbinlerce mercek ve sayısız kundaklama girişimi vardı, birkaçı başarılı olmuştu, Tophane’ de çıkarttığı yangını meyhanede kutlamıştık, haberlerde adı geçmiyordu ama onunla gurur duyuyorduk, ne de olsa televizyonda canlı yayınlanan bir şeyler yapmıştı: Mercekle başlatılan 150 senelik bir tarih katliamı… Neresinden baksan kutlamaya değer bir olaydı. Sonraki yıl benim evi yakması için sözleşerek şiir filan yazmaya devam ettik. Büyük adamdı.

Neyse.''

msd/2012 ankara


*Hayat Dublör Kullanmak İçin Çok Kısa adlı hikayeden.

13 Şubat 2012 Pazartesi

rüzgarlı halimle çıkardın beni sokaklara
üstüm aklım karmakarışık

aşk ı diyordun
yeni anladım yazmaya
bahçede fazlalık bir gelin başı
boş zarflara şiir yazıyordun da
ondan mı geç kalıyordu her ekim kasım a biraz yoksa

yollar ı diyordun
yeni başladım anlatmaya
saçların gibi uzuyordu ayrılık

...................
....................
.....................
......................




gerisi o barın en arkasında... beni çatlak elli yokluğunla bırakıp gittiğin masada.



selçuk
2012 ankara

12 Şubat 2012 Pazar

Şimdi seni arasam kızarsın, bu saatte, gece, gündüz, yaz ya da eski bir zaman, kızarsın… valizleri toplarsın bahar sonrası, şehir sessiz olsun da adım atamasın diye, bahçe kapılarında bekletirsin bizi, atlılar koştururlar odalarımızda, kimse yüzümüze bakmaz, bunalırız, öksüzlük gibi bir şey olur gün ama asla sessizlik gibi değil…

Şimdi seni arasam… kızarsın… sana yine hikayeler anlatırım, sokakları, insanları anlatırım, tutamaz kendini gülersin, yine aramam için cesaret verirsin de… aradığımda yine kızarsın…
Yoksa yağmalanıyor mu şehrimiz? Birileri caz mı çalıyor sokak ortalarında? Bilemiyoruz, biz bu şehirde, kıpırtısız, telaşsız, kavga dövüş… seni çok özlüyoruz… görsen kıskanırsın bizi; iki yanımızda iki kedi, dünya umurlarında değil sanki, yarınki yemekten başka ne ki dertleri?

Şimdi seni arasam?...

ben seni seviyorum diye' si

Ben seni seviyorum diye bütün kapılar erken çalınıyor, şehirden birileri daha gün doğmadan ayrılıyor, eksik kitap sayfaları ve kaybolan kalemlerin hepsi kanape altlarında bulunuyor, ağaçlar ve mevsimlerin ipuçları, güzel kadınlar, bar sandalyeleri, gece yarılarında eve dönmelerinin yorgunluğu, hiç para kazanılamamış bir günün hikayesi bile okunabilir oluyor. Böyle işte… Hepsi ben seni seviyorum diye…

9 Şubat 2012 Perşembe

savaş-teknoloji-modernite (yalanı)

Bu başlıkta bir ders hatırlıyorum okuldan, ya kendi bölümümden ya da başka bölümden almışım, dün gece evde notların arasında aradım ama bulamadım, sonra 'uygarlık tarihi' ni buldum, Server Hoca için bir sigara içtim. Kitap okudum, hiçbir şey yapmadan uzandım, televizyonu kapattım, televizyonu açtım, Zarife' nin kumunu değiştirdim, dışarı çıkıp karda yürüdüm, şiir kurguladım, not yazdım, mail yazdım, yemek yedim, güzel olmadı, Hakan Günday okudum, iyi geldi, uyudum, uyanamadım, uykumda uyuyamadım, huzursuzluk gibi geldi sabah ama dışarıda güneş, insanlar parıldıyordu.

günaydın.

28 Ocak 2012 Cumartesi

pusula

uzak bir ihtimalle bu yağmur senin için hiçbir şey ifade etmeyecek, bağlarını ve köprülerini alıp çok tuhaf bir yerlere gitmiş olacaksın. bitirici bir soğuk ve başlangıçlar için eksik kalmış bir dolu notla, toparlanma şansı hiç kalmamış bir hikayenin ıslak çıkmazındasındır belki de.

uyu, gün nasıl geçecek bulutları göreceksin.

gümüş kadehler gibi, kullanışsız ama bir zenginliğin habercisi, kendini kaybetmiş bir pusula, menteşeleri kaynamış bir kapı gibi, ne açılabilirsin artık ne de gideceğin yeri biliyorsundur belki de. işte asıl hüzünlü olan budur gerçekte.

uzak bir ihtimalle bu yağmur senin için hiçbir şey ifade etmeyecek..

koşuşan birileri var etrafta, bir olmamışlığa acil müdahale görevlileri gibi. aşıklara yaşam koçluğu yapıyor sevip sevişmemiş ibneler. böyle zamanlarda sert içkiler içiyorum ben, yağmur durmadan yağıyor.

sokağın taşları ıslak, bu yazı da yazılamadan böyle kalacak, akıldan geçenler unutulup bir sigara daha yakılacak. bilinmeyen bir sebeptan ötürü, yarın sabaha da yağmurlu başlanacak!


msd/ankara2010

25 Ocak 2012 Çarşamba

yeni doğan ünitesi

_yeni doğan çocuğunu tutmayı bilmeyen baba gibi ya da fazla yeşillik…

Kağıdın üzerinde dağılıyor mürekkep, hiç bir harf tekrar aynı tonlamayla yazılamıyor… en çok buna üzülüyorum. güneş doldurdu uzaklığını, tekrar gözüme kasıt birikiyor güne. sıcak… mevsimin bile şaşıracağı kadar sıcak hem de… bahçenin en arka yerindeyim demek, çaycı bile göremiyor beni… ellerim çatlamış, derimin bu kadar ayrıntılı olduğunu bilmiyordum. bütün yollarını görebiliyorum, beyazla bembeyaz arasında bir rengi var ellerimin…

Çok uzun yollar yürüdük biz, çok uzun mevsimlerde… çoğu zaman sana getirmedi ama biz diye çıkılmış çok yalnızlıklarımız oldu… güzel şarkılar tuttuk, bahçe kapılarımız oldu, giremedik çok zaman…
Bu bir bilmece,cevabını bilemediğimiz bütün sorular için. üstüne gidilmiş sabahlar ve yazılmayı unutulmuş mektuplar için, çocuklar ve yorulmayan yağmurlar için. bu bir cevap, sesini duyamadığımız bütün kalabalıklar için…

Çarşıda bulup evde yitirdiğim hikayelerimi anlatmaya zamanım olmadı, bu yüzden kedi diyorum sana…
Kedi… yüzü güzel kedi… sevdiğim kedi… dilini çözemiyorum, çoğu zaman duymak bile yetiyor bu yüzden…

Tek parça siyah bir elbiseyle açıyorsun kapıyı, camın kenarındayım, hiçbir şey yok arkasında, görüntü bile denemez buna, sadece sen varsın… anahtarlarlarını girişe bırakıyorsun, 'sen!' diyorsun, kalemlerimi sen mi aldın? nerden diyorum, susuyorsun… çıkalım diyorsun… görülecek çok yer var… çıkıyoruz… kendimizden, evimizden, içimizden çıkıyoruz, bir cam aralığı kadar bile gidemiyoruz… ellerini arıyorum ellerinin arasında. Susuyorsun, yüzünde sevdiğim tek parça sen.
Yağmur yağmıyor, durmuyor yağmur, biz duruyoruz, o gece biz evimizin bütün duvarlarına yağıyoruz, üstümüzde siyah elbiselerimiz, parça parça bütün huzursuzluklarımızı çıkarıyoruz. anahtarlarını çıkışa bırakıyorsun, artık diyorsun ihtiyacımız yok ne kilitlere, ne de anahtarlara… tek parça siyah bir gülümsemeyle uzanıyorsun yanıma, öylece uyuyakalıyoruz, camın arkasında bir chet baker şarkısı çalıyor…


selçuk/ankara
seninle olmuyor dedi,
bence de dedim,
biraz da bundan işte dedi,
tamam dedim,
nasıl yani dedi,
sormadı ama, dedi.

18 Ocak 2012 Çarşamba

HRANT

ölülerin kemikleri sızlamaz
üzülmeyin boşuna
onlar
onursuzluk düzeninden
kurtulup, insan olarak devam edebilecekleri, istedikleri dili konuşabilecekleri, en azından sırtlarından bir kere daha vurulamayacakları bir yere gitmişlerdir çünkü.

çünkü;
gidilecek her yer çocuklarını koruyamayan, başka çocuklardan korunması gereken çocukları olan bir yerden, bir akılsızlık ülkesinden, vicdansızlık ikliminden, iki yüzlülük gerçeğinden ve faşizmden iyidir. insan gibi yaşamak birilerinin bahşedeceği bir hak değil, devletin vatandaşına karşı ödevidir. vatandaşlarını mutlu edemeyen devlet acilen milletin başından defedilmelidir. toplum onurunu ve vicdanını temizlemeli, gerçekleriyle yüzleşmelidir.

temeli adalet olması gereken mülk' ü parayla alakalı birşey zanneden yönetim, mülk ile anlatılmak istenen şeyin toplum olduğunu bilemeyecek kadar aç gözlüdür, cahildir, kördür ve bütün ''insana rağmen'' ciler gibi katildir.

böyleyiz

çünkü bizler,
namus için öldürür, aşk için döveriz!
ermeniyi vururuz
kürdü bombalarız
annenin konuştuğu dilde düşünme diyebiliriz mesela insanlara
çünkü biz türküz
çoğunluğuz
gerekirse kalan 100 binini de gönderebilecek bir başbakan tarafından yönetiliriz
bakanlarımız hırsız, öğretmenlerimiz cahil, imamlarımız faşist, sanatçılarımız terörist, heykellerimiz ucubedir.
okullarımız çürük, kitaplarımız saçma, internetimiz yavaş, benzinimiz pahalıdır.
bayrağımız kıymetli, pasaportumuz değersizdir. amerika' ya vize alabilmek için günlerce stres yaşayabiliriz, ağzımızla kuş tutsak gezmeye bile gidemeyeceğimiz ülkeler vardır ama afrika' nın yarısına vizesiz gireriz...

yazacak çok şey var, asla bitmeyecek kadar çok, sadece utanıyorum, bu ülkeyi insan olan herkes için yaşanmaz hale getirenlerden korkuyorum, polisten korkuyorum, devletten korkuyorum, yazı yazmaya korkuyorum, meydanlarda toplanmaya korkuyorum, ermenilerden korkuyorum, kürtlerden uzak duruyorum, fransızlardan tiksiniyorum, artık düşünmüyorum, okumuyorum, merak etmiyorum. devlet benim yerime düşünüyor, konuşacağım dili seçiyor, yaşayabileceğim yılları tayin ediyor, kıllanırsa öldürebiliyor, yazabileceğim konuları belirliyor, izleyebileceğim filmleri seçiyor sağolsun,konuşabileceğim başlıkları veriyor, fazlasını cezalandırıyor, hatta devletin o kadar büyük kulakları var ki, pensilvanyayı dahi yanı başındaki beni duyduğundan daha iyi duyabiliyor.

ben meyhanede, devrim dediğim zaman gözümü içeride açarken birileri her akşam sohbet düzenleyebiliyor, kimin vatan haini kimin vatan evladı olduğuna karar verebiliyor. emniyete amir atıyor, davaya hakim atıyor, memlekete rektör, adalet bakanı, başhekim, çöpçü, ilçeye molla ataması yapabiliyor..

onurumuzu, insanlığımızı sırtından vurdunuz tamam, vicdanlarımızı içeri aldınız, tamam. dillerimizi yasakladınız, tamam. Vurdunuz, topluca gömdünüz, örgüt kurdunuz, yargıladınız, kaçırdınız, zengin oldunuz, gazeteci oldunuz, patron oldunuz, asker oldunuz, cumhurbaşkanı oldunuz, başbakan oldunuz, hain oldunuz, kahraman oldunuz, az' dınız güya ama artık çok oldunuz...

Nedim Şener;
Ben Hrant' ın olmadığı her yerde konuşurum çünkü o artık konuşamıyor dedi,
insan onurunun yaşadığını, bir gün bütün bunlardan sizin de zararlı çıkacağınızı anlayamadınız mı hala?




adalet mi?
evde yok canım o, evde arama var, kendisi tutuklu!


m.selçuk dönmez
ankara/2012

16 Ocak 2012 Pazartesi

şimdiki zaman' da kimsen, geçmiş zaman' da o oluyorsun. eski ile problemini çözeceksen eğer, şimdi onunla barışmaya çalışmak daha mantıklı değil mi? şimdi dediğin her an aslında an(ı)nda geçmiş oluyor, böyle bir genişlik içinde, şaşırıp kalmakta haklı insanoğlu. zaman yakalayabileceğin,tartabileceğin, başa sarıp sona atlayabileceğin bir şey değildir, onunla yaşayabilirsin sadece... hepsi bu. içinde bulunabilirsin, savrulabilirsin, yavaşlayabilirsin ya da hızlanabilirsin ama asla dışardan bakamazsın ona, mecburen dahilsindir çünkü.

o yüzden;
bu mutsuzluk bitsin istiyorsan şimdi söylemeyi düşünmek en iyisi, yoksa; sonsuza kadar susmuş oluyorsun zaten.

ankara/ocakikibinoniki

13 Ocak 2012 Cuma

(a)

bazen artık çok geç olduğunu bilmek içimi rahatlatıyor. bu koltukta hiçbir şey yap(a)madan oturmak, senden ve gel(mey)ecek zamandan bahsetmek kolaylaşıyor.

12 Ocak 2012 Perşembe

benim dedem yalnızlıktan öldü, yemin ederim! benim suçum yok

11 Ocak 2012 Çarşamba

özne(n)

yüksek bir tepedeyim
kış, soğuk ya da bir Küba gecesi…
buradan bakınca her yer, her taraf aynı görünüyor.
düşünceler, renkler, kokular ve hisler birbiri ardına değişerek yeni bir haritaya yerleşiyor.
uzun bir düzlüktür yaşamak,
düşündüğünden daha uzun,
inişleri ve çıkışları varsa da; toplamı dümdüz bir can sıkıntısıdır çoğumuz için.
gibi oluyor
bu yüzden genellikle
mevsimlerden, yollardan, kedilerden ve sıkıntılardan bahsediyoruz,
ben senden konuşuyorum,
öznen senden de gizli kalıyor masalarda
bir günü başka bir güne iliklerken zaman,
biz kendi ilmeklerimizi boğazlarımızda düğümlyoruz.

düşündüm;
yarı insan, yarı tanrı bir sıradanlığa büründüm,
ovalar dümdüz,
tarih, bir öğrencinin yarı yıl karnesi gibi kırışık
bütün yorgunlara şerbet
şehrimize yeni hayat klavuzu gibi
adı ile birleşik bir günü sana düşürdüm

ağladım;
tam sekiz tek sigara
en az beş fincan da kahve bitirdim
yazmadığıma içlendiğin şiirleri bekledim
şili' ye gittim
yün yorganı elyaf olanla değiştirdim
sinema izleyeyim dedim
gece matinesine gittim
kuş bakışı haritalar çizdim
sinemada kanyak içtim,
sana telefon ettim
bestekar' da tövbe ettim
kardeşimden aldığım borcu ödemedim
yolda kime denk gelsem görmezden geldim
sahafa gittim
yazdıklarımı verdim
üstüne para verdim
kimse yazmak istemedi beni
herkese seni söyledim
içtim, sana telefon ettim
tövbe ettim

gömlek ütüledim
yemin ettim
çizgi film izledim
bir ara, koltukta uyuyakaldım ki o an;
sana bir kere daha büyük haksızlık ettim

ağladım;
tam sekiz tek sigara
en az da beş fincan kahve bitirdim
yazmadığıma içlendiğin şiirleri bekledim

sevgilim, eminim...
ben seni yanlış sevdim.


msd/10ocakikibinoniki

gönder(me)

yazdım,
dedim ki;
sevgilim, ben seni eksik sevmişim. huzurlu bütün uykularım için özür dilerim.
uyudum,
gördüm ki;
kuşlar ve fantastik kurgular, ejderhalar ve geçmiş telaşları, kılıç kalkan, mezar kazıcıları, yeni istanbullunun kedi uykuları ve bir aşkın iade fişi, beni kim ne yapsın bugünden sonra...
tutulmalar artık nefesini zorlamayan alışkanlık(mış),
sevgilim,
ben
seni
yanlış
sevmişim...


ankara/ocak2012

başka bir evren, ışıklı gece ve en fenası; arkadaşlar iyidir

üç.


bir şey söyle
anlamaya başlayalım
oyun oynayalım
şiddet
depresyon, ağır mevsim şartları
çamur yollar ve tiksindiğin bütün otogar sabahları için bir şarkı daha çalalım
sonra kahvaltı yaparız
camdan bakıp kazak beğeniriz
markete gidip domates seçeriz, Zarife yokluğumuzu umursamaz
şehir soğuğa aldırmaz
biz bu kadar sessiz olmayız…
çamaşır aralarına koyduğun sabunları bir bir çıkarıp kullanmaya başladım
fakirlik bir bakıma; dünyanın tersten okunmasıdır
kitaplarımızı yakalım, defterlerimizi saklayalım,
sigarayı bırakalım mesela
ya da
bir şey söyle…
olay büyümeden dağılalım

ocak2012/ankara

10 Ocak 2012 Salı

başka bir evren, ışıklı gece ve en fenası; arkadaşlar iyidir

iki.

şehir

uzun cam arkası beklemek yolu
yol gerçekten bir yere gitmiyor mu?

iki ayrı akıl
ikisinin de yitirmesi kokuları
zaman bir ölçü değil ki her zaman
yolcu olan bunu bilmiyor mu?

yaz başları necati...
ne çok derdimiz var isimlerimizin önüne karaladığımız
yine de uyandırma sen şehri
kim bilir kiminle sabahladı...
m.s.d

başka bir evren, ışıklı gece ve en fenası; arkadaşlar iyidir

bir.
sessiz...
o kadar sessiz ki, gizlice karıştırılmış bir çekmece, utanmadan okunmuş bir aşk mektubu gibiyim, ya da sadece sakladığın bir sinema bileti, unutulmayacak, sadece sana özel bir günün notu, güneyde bir sabahın yaz ferahlığı gibi... kar da pek yakışmış ya şehre. öyle sessiz işte.
evine hırsız girenler aslında çalınanlardan değil, özelinin karıştırılmasından, genellenilmiş, tecavüze uğramış olmaktan üzgündürler, üzgündürler de neye üzüldüklerini bilemezler...
seymenlere gidelim
kahveli kanyak içelim
ya da bu şehirden gidelim
bir daha hiç kahve-kanyak içmesek de olur

9 Ocak 2012 Pazartesi

.

en çok böyle zamanlarda
bir grilik basıyor dünyayı
çocuklar ağlaşıyorlar
kalabalık terminal kokusu
yazı tutturamamış sözcükler uçuşuyor defterlerde
Arayarak bulamayacağım bir yabancı
yolda görsem tanımayacağım dostlarla yer değiştiriyor
şehirde

köşe bucak saklanıyoruz
kediler kendi dillerini unuturken
çöp kamyonları en çok benim sokağımı ıskalıyor
şiirler hiçbir şeyi anlatıyor
midem bulanıyor
şarkılar
senden bahsetmiyor


böyle zamanlarda

selçuk/ocakikibinoniki

5 Ocak 2012 Perşembe

nüfus planlaması ve bir köpeğin aşk hayatı üzerine...

ülke : türkiye
şehir : ankara
semt : kavaklıdere
mekan : sekans
tarih : dün gece


Aziz eski sevgilisinden bahsederken şöyle dedi;
hayatı algılayışı bu onun,
futbolda pis burun,
voleybolda hep sımaç.
orta karar, uzlaşmacı bi hatun değil,
napalım o da böyle.

işte böyle adamlar oldukça etrafta, stadlardaki kadın popülasyonu hep az kalacak.
kişiler ve mekanlar, kurum ve kuruluşlar, içilen biralar, sonra şat yapılan viski ve tekilalar, ağlayan kadınlar, hep belli bir sayıda olacak.

mantıklı bir nüfus planlaması yapmaya can atsak da gerekli ölçüde zihinler bulanmayacak, garsonlar dahil herkes arkadaşın olduğu için asla istediğin bardakla içmek lüksün olmayacak, düşün; bu bile lüks sayılacak.

birçok başka sokak gibi bu sokağın giriş ve çıkışı da belediye tarafından süreli olarak kapatılacak, kimse kim işte, matriks sevmiyorsun ki zaten. inan zerre kadar umrumda olmayacak.
nerdeydiniz sanal bey, gözlerimiz hep yollara mı bakacak? al biranı zıkkımlan, nurun hanım bu gece aramıza katılamayacak! yazar kadrosundan mörfi yi çağırdım uyuz itinin seks hayatını anlatacak.

işine gelmeyen gider! bundan sonra herkese isyan edilip, herkese posta koyulacak, adam olunacak ulan, adam olunacak!

4 saat sonra…
bir kadeh daha içeceğim,
sonra telefonumu al elimden ve kapat lütfen çünkü şimdi karşında duran bu efendi, bu naif adam birazdan sapıtacak, sevgilisini arayıp bağıracak, bestekar’ a gidip kavga çıkaracak, ne kadar sokak köpeği varsa hepsini ısırmaya kalkacak, veteriner dostlarına güveniyor, kuduz aşısını onlar vuruyor sanarak göbeğini açacak.

bir kadeh daha içeceğim,
sonra telefonumu al elimden ve kapat lütfen çünkü şimdi karşında duran bu sarhoş adam birazdan sana bir kadının berbat hikayesini anlatacak!


msd
ağustos2010

3 Ocak 2012 Salı

üç

Söz

Bu yapraklar etrafta uçuşmaya başladı beridir gece yürümeleri azaldı sokağının, gün ile gece kaybolduğunda ışık doğru ya da gerçek için değil yalnızca bir şeyi anlatmak için orada olacak, unutma bunu. Aldığın notların toplamı mezuniyetini aşmış, ikindi sınıfları gibisin; üşüsen olmaz, giyinsen olmaz, kış en çok sana düşman. Cümlelerini yuvarlama, kesik parmak uçların gibi ince ince sızlatan bir mutsuzluğun adını seninkinin harfleriyle yeniden yazmaya meyilliyim, sen bu yüzden; cümlelerini yuvarlama…

Soru

Gün biterken şehirde, bütün aydınlıkları içiveriyor evsizler sokak başlarında. Her sokağın adında senin bir harfin mutlaka vardır, gelecek olanlar gelmemiş, davetsiz kim varsa masa dolusu kalabalık. Böyle zamanlarda aynı cümleyi hatırlat dur kendine, hatırlat da unutma beni; kedi uykusunda rüyalar bitmez… bir ağıtla, zamane bir içerlemeyle terk ediyorsun şehri, bir mutsuzluktan başka bir mutsuzluğa göçüyorsun, el sallamıyorum gidişine, gününü ve saatini bilmiyorum, kimseyi sormuyorum sesine ama trenle göçüyorsun biliyorum. Bir türküyü anlatıyor akşamların yolsuz… fark eder mi? Çok canı yanmış birilerinin… yol daha uzayacak mı dersin?

Dilek

Öyle kendinden habersiz, ulu orta bir şaşkınlıkla el ele kalmışız şehirle. Neyi bekliyordun, kim hiç gelmedi? Sıradaki şarkı benim olsun, sonrakilerin hepsi yine senin. bedduanın virgüllerini atsam bir iyi niyet çıkarabilir miyiz ayrılığımızdan? Bütün diller aynı şeyi söylüyorduysa eğer; bunca savaşa ne gerek vardı diye geçiyor mu içinden senin de? Boşluk yerlerine pamuk, mecburiyetlerime kahvehane tabureleri koyuyorum söylemediklerin ayakta kalmasınlar diye…


msd/ ankara

rivayet

demiş ki
kimse bu seferden öyle hasarsız kurtulamayacak!
burada yazlar komik ve boş
kışlar ise kaygısız ve soğuk geçiyor

karşı kıyı memleket
hiç ora'lı olmadığın
bu kıyı ise senin değil

demiş ki
son kuşlar gittiğinde sen döneceksin
bilmediğin
bütün bu sokaklar senin olacak
kıymeti bilinmemiş bir miras
bir kavgaya sebep olsun diye

demiş, ve gitmiş...


msd